Kırk yaşımı geçtiğimde kendime dair birçok şey netleşmişti. Nelerin benim için önemli olduğu, nelerin olmadığı, zamanın nasıl aktığı. Ama bu süreç benim için yeni bir belirsizlik kapısı açtı. Belli bir yaştan sonra bu yolculuğa girmenin, daha genç biri için aynı olmayacağını biliyordum.
Kararı vermek kolay olmadı. Eşimle aylarca konuştuk. Ne zaman konuşsak, başlangıçta duygusal bir kıvılcım oluyor, sonra yerini pratik sorulara bırakıyordu. “Şu anki hayatımız, iş düzenimiz, enerji seviyemiz ne kadar esneyebilir?” Bu sorulara gerçekçi cevap vermek ilk adımımız oldu.
Doktor görüşmesine giderken beklentilerim konusunda kendimle bir sözleşme yapmıştım. Bu süreç, genç bir çiftin süreci değildi; farklı değişkenleri vardı. Doktorun bana anlatacağı şeylerin bir kısmı zor olabilirdi ve buna hazırlıklı olmalıydım. İlk görüşme beklediğim gibi geçti. Açık, net, duygu sömürüsü olmayan bir konuşma. Bu netlik bana iyi geldi.
Beklentilerimi düzenlemek sosyal çevreyle olan ilişkimi de etkiledi. Yaşıtlarımın çoğu çocuk yaşlarında çok farklı noktalardaydı. Bazıları büyük çocuklarının üniversite seçimlerini konuşuyordu, bazıları torun beklentilerini. Benim kendi halime bir ad bulmam gerekiyordu. “Farklı takvimlerde yaşıyoruz” demek bana rahatlık verdi. Kimsenin hayat takvimi evrensel değildi; ben de kendi takvimimi yaşıyordum.
Aile tarafında bazı baskılar hissettim. Açık baskı değil, daha çok ima yoluyla. “Geç kalmayın”, “biraz acele edin” gibi cümleler. Bu cümlelere uzun cevap vermemeyi seçtim. Kısa, net, kapatıcı cümleler kurmaya başladım: “Biz kendi yolumuzda ilerliyoruz, teşekkür ederim.” Bu yeter oldu.
Sürecin pratik tarafı bana enerjinin ne kadar değerli bir kaynak olduğunu öğretti. Yirmili yaşlarımda enerjim sınırsız gibi davranıyordum. Şimdi enerjiyi bir bütçe gibi düşünüyorum. Günün hangi saatinde, hangi faaliyete ne kadar enerji ayırıyorum? Randevu günlerinde işimi hafifletiyor, randevudan sonraki gün de kendime mola veriyordum. Bu küçük planlama, sürecin yükünü ikiye indirdi.
Duygusal tarafta bir paradoks yaşadım. Bir yandan daha olgun bir noktada olduğumu hissediyordum; duyguları tanımıyordum, panikle değil gözlemle karşılıyordum. Diğer yandan yaşın getirdiği bir kırılganlık vardı: Zaman artık sonsuz değildi ve bu gerçeklik bazen ağırlaşıyordu. Bu paradoksla barışmam biraz zaman aldı. Kırılganlık ile olgunluk birbirinin düşmanı değilmiş; ikisi aynı bedende yaşayabiliyormuş.
Eşimle ilişkimiz bu süreçte başka bir renk aldı. Onunla uzun yıllardır beraberdik ve birbirimizi iyi tanıyorduk. Ama bu süreç bize birbirimizin yeni bir yüzünü gösterdi. Onun sabrını, benim dayanıklılığımı farklı bir açıdan gördüm. Geceleri uzun sohbetlerimiz arttı. Bazen konu bu süreç oluyordu, bazen hayatın başka alanları. Konuşmalarımızın çeşitlenmesi bana iyi geldi; süreç tek konulu bir kitaba dönüşmedi.
Kendime karşı da daha yumuşak olmayı öğrendim. Eskiden her aksaklıkta kendimi eleştirirdim. Şimdi bedenimi bir partner gibi görüyorum. Onunla iş birliği yapıyorum, ona karşı değil. Bu bakış açısı kitaplardan okuyarak değil, yaşayarak geldi.
Bu yolculuk benim için hâlâ sürüyor. Sonuç odaklı değil, süreç odaklı bir bakış açısıyla ilerlemeye çalışıyorum. Her randevu bir sınav değil, bir buluşma. Her dönem kendi dersini getiriyor. Kırk yaş sonrasında bu yolculuğa girmek, bana yaşın bir son değil, sadece başka bir başlangıç çerçevesi olduğunu öğretti. Benim açımdan değerli bir deneyim oluyor, hangi yönü alırsa alsın.