Süreç başlamadan önce aklıma gelen en büyük soru şuydu: “Bunu gündelik hayatla nasıl birleştireceğim?” Çalışıyordum, toplantılarım vardı, seyahatlerim vardı. İlk haftada anladım ki bu sorunun cevabı pratik olmak zorundaydı.
İlk gün eşimle mutfak tezgâhında bir düzen kurduk. Buzdolabının en üst rafını sadece bu sürece ayırdık. Yanına küçük bir defter koyduk; her uygulamanın saatini ve tarihini oraya yazıyorduk. İlk başlarda aşırı titiz gibi göründü ama birkaç gün sonra bu defter bana çok güven verdi. Bir şeyi kaçırıp kaçırmadığımı düşünmeden günün geri kalanına odaklanabiliyordum.
Saat meselesi en büyük mesele oldu. Aynı saatte, her gün. Akşamları bir toplantıdan geç çıkacağımı düşündüğüm günlerde, öğle arasında eşime mesaj atıp “Bu akşam geciktirmemem lazım” diye hatırlatıyordum. Eşim de kendi telefonuna alarm kurdu. İkimizin telefonunda aynı anda çalan alarmlar, süreç boyunca hayatımızın küçük bir sembolüne dönüştü.
İşyerinde sadece bir yöneticime durumumu genel hatlarıyla anlattım. Ayrıntıya girmedim. Sadece “önümüzdeki birkaç hafta bazı randevularım olacak, esneklik gerekebilir” dedim. Bu konuşma bana büyük bir rahatlık sağladı çünkü toplantıları kaydırmam gerektiğinde açıklama yapma yükünden kurtuldum.
Enerjim bazı günler düştü. Özellikle ikinci haftanın ortasında, öğleden sonraları yorgunluğum arttı. Önceden bu gibi günler için bir B planı hazırlamıştım: evde bir çorba, kanepeye yayılıp izleyebileceğim bir dizi, telefon sessize alınıyor. Kendime “bugün verimli olmak zorunda değilim” deme izni vermek çok işe yaradı.
Eşimin üstlendiği görevler de değişti. Normalde pazarlar birlikte yaptığımız alışverişi o yalnız yapmaya başladı. Yemek hazırlığında daha aktif oldu. Bunlar küçük şeyler gibi görünüyor ama sürecin her gününde bir nefes aralığı yarattı. Bana en çok şunu söyledi: “Bu sürecin iki kişilik olduğunu unutma.” Bu cümleyi birkaç kez telefonuma yazdım.
Bir akşam iğne saatim tam bir akrabamızın ziyareti sırasına denk geldi. Ben mutfağa geçtim, eşim misafirle oyalandı. Beş dakika sonra geri döndüğümde kimse bir şey fark etmemişti. O an aklıma geldi ki bu süreç görünmez bir şekilde hayatımızın içine yerleşmişti. Ne dramatikti ne de saklı — sadece kendi ritmi vardı.
Kontrol randevularına giderken de bir düzenim vardı. Randevudan önceki akşam çantamı hazırlıyordum: su şişem, küçük bir atıştırmalık, kulaklık ve o defter. Bekleme süreleri bazen uzuyordu; kulaklıkla bir podcast dinlemek, kafamın tamamen randevuya yoğunlaşmasını engelliyordu. Bu benim için önemliydi çünkü her randevuyu tek bir sonuca çevirmemeye çalışıyordum.
Bu dönemi bugün geriye dönüp düşündüğümde, en büyük kazanımın “gündelik disiplin” olduğunu söyleyebilirim. Vücudumu dinlemeyi, küçük sinyalleri fark etmeyi, gün içinde kendime kısa molalar vermeyi öğrendim. Bu alışkanlıklar sürecin sonuçtan bağımsız olarak bana kattığı şeyler. Kendi rutinimi bulduğumda, sürecin yükü biraz hafifledi. Herkesin rutini farklıdır; önemli olan onu bulmaya zaman tanımak.